Sayfalar

Ateş bizi çağırıyor

Fehim Taştekin

Amerikan güvencesiyle Türkiye, Rusya ile ortaklığı bitirip tek taraflı hamlelerini büyütebilir mi? Deklarasyonlar bu yönde. Ancak bu tür bir seçeneğin yüzleşmekten kaçınamayacağı caydırıcı gerçeklik kâbus gibi aynada beliriyor. Rusya ile eşgüdüm Türkiye’ye ‘emniyetli operasyon’ kapıları araladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı, Rusya’ya rağmen düzenlenebilecek hareketler değildi. 

İdlib ateşe atıldığımız yerdir. O ateşe muhtaç kalmış siyasi liderin yanlış hesaplarını denkleştirme inadıdır. Kaçak stratejiyle büyüyen bir krizdir. 

Bir faninin fevriliğine kalmış her şey. İbresiz, pusulasız; şahlanan ve düşen! 

İdlib’in 2015’te El Kaide ve müttefiklerinin eline geçmesini sağlayanlar bugün bu statükoyu farklı hesaplarla sürdürmek istiyor. İdlib için Batılı ve Körfez’deki (eski) müttefiklerin dahliyle Fetih Ordusu’nu kuran Antep ve Antakya Operasyon Odaları yok ama Türk ordusu var. 

“Rejim şubat ayı içinde gözlem noktalarımızın gerisine çekilmezse Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacak” diyor. Yapacağını zaten yapıyor. 3 Ocak’ta yedisi asker sekiz kişinin öldüğü saldırı bu yapılanların sonucu değil miydi? 

Türkiye elini çekse cihatçı yığın kaç gün daha tutunabilir? Amerikalılar umutlarını yitirip Amman Operasyon Odası’na kilit vurduklarında Güney Cephesi ne kadar dayandıysa o kadar… 

Canımıza tak eden onlarca krizle kuşatılmışken oturmuşuz Türkiye savaşa girecek mi girmeyecek mi diye kestirmeye çalışıyoruz. İşimiz fala kalmış. Bir saat sonrasını kestirebileni en baba strateji uzmanı sayıyoruz.

İhtarların ardından ne Suriye devleti operasyonları durdurdu ne de destekçileri Rusya ve İran frene bastı. Türkiye Suriye ordusunun M-5 yolunu açmak için Maaret el Numan’dan sonra hedefe koyduğu Serakıp’ı geçilmez kılmak için Türk askerini bariyer gibi dikti. Buna karşın Suriye ordusu güneyden yay çizip M-4 otoyolunu kesti ve Serakıp’ı batıdan kuşattı. Hatta dün ordunun kente girdiğine dair haberler gelmeye başladı. Suriye ordusu bu noktaya 22’si son 24 saatte olmak üzere 88 yerin kontrolünü ele alarak geldi. 

Bazı kaynaklar Türk topçusunun cihatçı yığınların Neyrep gibi yerlerde Suriye ordusunu püskürtme hamlelerine ateşle destek verdiğini aktarıyor. Taftanaz’da da karşılıklı atışların olduğu söyleniyor. Yani “Savaş başlar mı” sorusu biraz dünde kaldı, zaten ilan edilmemiş bir savaşın içindeyiz. 

Herkesin eli ağzında, kötü haber düştü düşecek! Yine de silahlı gruplar TOW gibi silahlar temin etmediği, gözlem noktalarında gerektiği kadar caydırıcı olmadığı, Rusya’ya diş geçiremediği için Türkiye’ye kızgın! 

*** 

Bu iş gerçekten de nereye varır? Rusya, Türkiye’yi kaybetme pahasına operasyonları sürdürebilir mi? İdlib’e yeniden dönen İran son dönemlerde Ankara’nın hassasiyetlerine yaklaşan tutumunu neden terk etti? ABD bu tehlikeli tırmanışın neresinde? 

“Muhatabımız Rusya değil artık Suriye’dir” çıkışından sonra Dışişleri Bakanları Mevlüt Çavuşoğlu ile Sergey Lavrov, ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Rusya lideri Vladimir Putin’in yaptığı görüşmelerle ‘mutlak’ kopuş önlendi. Yine de Kremlin ‘terörle mücadele’ çizgisinden bir milim sapmadı. Erdoğan’ın bu gidişata Rus-Türk ilişkilerinin kurban edilmeyeceği yönündeki ifadeleriyle öfke biraz ayar buldu. Ve ardından Çavuşoğlu’nun dünkü açıklamasına yansıdığı üzere “Rusya rejimi durdursun” moduna geri dönüldü. 

Fakat sahadaki operasyonlar ve Türk askeri tahkimatı sürdüğünden durumun kontrolden çıkma riski hâlâ yüksek. Anlaşıldığı kadarıyla Putin, Türkiye’nin Rusya’dan kolayca vazgeçemeyeceği öngörüsüyle limitleri sonuna kadar zorlayacak. En azından Soçi Mutabakatı’ndaki taahhütleri Erdoğan’a hatırlata hatırlata M-4 ve M-5 otoyollarını açmadan durmayacak. Sonrasında haritanın güncellenmiş hali masaya konulup yeni bir mutabakat hattı belirlenebilir. Türkiye direnmeyi bırakırsa ona da gerek kalmayabilir. Yeni bir hat belirlense de bozulmak içindir. 

*** 

Bir taraftan da Putin sanki Erdoğan’ın ABD’den bir güvence alıp almadığını, aldıysa bunun kendisini nasıl göstereceğini görmek istiyor. Evet İdlib’de dur-kalk taktiğiyle süregelen askeri hareketlilik hep olageldi. Fakat Türkiye’nin Maaret el Numan ordunun kontrolüne geçerken pek sessizken Serakıp’ta birden bire alevlenmesi pek çok taraf için manidar geldi.


Geçen ay Erdoğan’ın Suriye’de vites küçültüp Libya’da masa kurma stratejisi daha işin başında Putin’in yapacağı iyiliklere bel bağlamıştı. Putin’i Libya’da Türk planına çekemeyeceğini gören Erdoğan, Suriye’de yeniden sertleşti. Ne kadar etkili oldu bilemiyoruz ama Amerikan kanadı da birden bire Türkiye’nin değerli bir NATO müttefiki olduğunu hatırladı. ABD’nin Avrupa Kuvvetleri Komutanı Tod Wolters 30 Ocak’ta Ankara’ya gelip Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile İdlib’i görüştü. Ardından Türkiye Serakıp’ın güneyine takviye güç göndermeye başladı. 1 Şubat’ta 4 Rus istihbaratçısı öldürüldü. Rus basınına göre istihbaratçılar Keseb’de Türkiye-Suriye görüşmesinin güvenliğini temin için Lazkiye’ye gitmişti. Türkiye’nin yedisi asker sekiz kişiyi kaybettiği saldırı ise 3 Şubat’ta gerçekleşti. Ve Amerikan yönetiminden Türkiye’ye gaz veren açıklamalar ardı ardına sökün etti. 

*** 

Çok da senaryo yazmaya gerek yok: ABD ve Türkiye’nin İdlib hesabı birbirbiriyle örtüşüyor. Erdoğan, İdlib’de statükonun korunmasından yana. İdlib cephesi kapanırsa sıra Afrin’e, ardından Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı Harekatları ile tutulan bölgelere gelecek. Erdoğan, Astana-Soçi zemininde Putin ile girdiği ortaklığın semerelerini toplamadan paydos etmek istemiyor. ABD de İdlib cephesinin Suriye devletini oyalayacak, yoracak ve kemirecek şekilde açık kalmasından yana. Hiçbir koşulda Suriye’nin yeniden toparlanmasını istemedikleri gibi İdlib’de cihatçıların defteri dürülürse Amerikan askeri varlığının ana gündem olacağını biliyor. Amerikalıların gördüğü başka bir şey daha var: İran, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından İdlib cephesine geri döndü. Halbuki Han Şeyhun’un geri alındığı operasyon sırasında İran geri planda durmuştu. Bunda Amerikan yaptırımlarına karşı Türkiye ile paslaşma ihtiyacı da etkiliydi. ABD’nin Suriye’de kalma gerekçesi olarak İran’ı öne sürmesi, İsrail’in de İran’ı Suriye’yi vurma bahanesi yapması karşısında Tahran, Moskova’nın da telkinleriyle profilini düşürmüştü. İran yönetimi şimdi intikam için ABD’yi Irak ve Suriye’den atmaktan bahsediyor. CIA, Fırat’ın batısında eğit-donat programına son verse de İranlıların gözünde Türkiye, İdlib’de hâlâ ABD ve İsrail’in çıkarlarına uygun hareket ediyor. Rusya gibi İran da İdlib’de önemli bir komutanını kaybetti. İdlib’deki kararlılıkta bu türden özel faktörler de sözkonusu. 

*** 

Peki, Amerikan güvencesiyle Türkiye, Rusya ile ortaklığı bitirip tek taraflı hamlelerini büyütebilir mi? Deklarasyonlar bu yönde. Ancak bu tür bir seçeneğin yüzleşmekten kaçınamayacağı caydırıcı gerçeklik kâbus gibi aynada beliriyor. Rusya ile eşgüdüm Türkiye’ye ‘emniyetli operasyon’ kapıları araladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı, Rusya’ya rağmen düzenlenebilecek hareketler değildi. Hava savunma sistemi Türkiye için körelmeseydi durum farklı olurdu. Rusya, Türkiye ve Suriye ordularının karşı karşıya gelmesini önleyen bir sigorta işlevi gördü. Erdoğan boşu boşuna ikide bir Putin’e, “Esad’ı dizginle” demiyor. Ve bağlanan taşlar var; bunların ipleri salındığında “Orta Doğu’da nereden vurulduğunu bilemezsin” sözü kulaklarımıza çalınacaktır. Gözardı edilen başka bir şey daha: Eğer işler kontrolsüz bir çatışmaya dönüşürse Fırat’ın batısında Afrin, Menbic ve Tel Rıfat, doğusunda uzunca bir şeritte Kürt cephesinin açılması bu senaryoda kendine yer bulabilir. Rusya zaten YPG’nin Suriye ordusuna sokulması için koşulları olgunlaştırmaya çalışıyor. 

*** 

Durum derin bir nefes alıp basit bir soruya yanıt verilmesini gerektiriyor: Suriye’yi kendi topraklarının kontrolünü cihatçı yığınlardan geri almaktan men eden bir mantık savunulabilir mi? Türkiye’yi bir bataklıktan ötekine sürüklenmenin adı strateji olabilir mi? Bela çıkarmada dünyaya bedel olmanın övünülecek bir tarafı olabilir mi?





Vergiden kaçınmak yasal mı?

Doç.Dr. Murat BATI 
Ondokuz Mayıs Üniversitesi 
Mali Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı 

Torunlar’a ait olan Başkentgaz’ın 27.12.2017 tarihinde 8 milyon Amerikan Doları’nı Kızılay’a, Kızılay’ın da 75 bin doları hariç kalan parayı Ensar Vakfı’na bağış olarak aktardığını hepimiz biliyoruz. Ancak sorun; yapılan bu işlem gerçekten de görüldüğü gibi sadece bir kaçınma işleminden mi ibaret yoksa başka bir şey mi? Bunu anlatmaya çalışayım. 

Bağışın nedeni 

Kurumlar yaptıkları bağışın bazen tamamını bazen de belli bir kısmını gider olarak yazabilmektedirler. Anayasanın 73’üncü maddesi uyarınca Cumhurbaşkanınca muafiyet hakkı tanınan vakıflara bağış yapılırsa bağışın tamamı gider yazılamaz. Ensar Vakfı’na, 16.08.2012 tarih ve 2012/3582 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile vergi muafiyeti tanınmıştır. Gider yazılacak tutar, şirketin o dönem beyan edeceği kazancın (giderleri düştükten sonra kalan tutar) yüzde 5’inden fazla olamayacak. KVK’nin 10/1-c maddesi uyarınca; kurum kazancından yani giderleri düştükten sonra kalan tutarın yüzde 5’inden fazlası gider yazılamayacaktır. Ancak bağış Kızılay Derneği’ne yapılırsa yapılan bağışın tamamı gider yazılabilecektir. Bu yüzden önce Kızılay’a bağış yaparak bağışın tamamını gider olarak yazma yolunu tercih etmişlerdir. 

Vergiden kaçınmak yasal mı? 

Vergiden kaçınma, kanunlara aykırı hareket etmeksizin vergiyi doğuran olaya neden olunmaması suretiyle vergi yükünün dışında kalma çabalarını ifade ederken aynı zamanda bilinçli bir eyleme dayanır. Vergiden kaçınma hukuk sözlüğünde; vergi yasalarının, vergi borcunun doğumunu bağladıkları olaylarla bağlılık kurulmaması ve bu olayların bireyler bakımından ortaya çıkmaması şeklinde tanımlanmıştır. Vergiden kaçınma, devletin vergi alma hakkının oluşmadığı işlemleri ifade eder. Bu suç değildir, cezası da yoktur. Vergi yasalarındaki istisna ve muafiyet hükümlerinden yararlanmak bir kaçınma işlemidir. Bu durum herhangi bir suç teşkil etmemektedir. Vergi kaçırma ise vergi doğduktan sonra vergilerin ödenmemesi işlemidir. Vergi kaçırma işlemi esasında bir kabahattir. Yani cezası sadece idari para cezasıdır. Alışveriş yapılırken fiş almama/vermeme durumu bir vergi kaçırma işlemidir ve cezası belli bir tutarda para cezasıdır. 

Ayrı işlemler, ama... 

Vergi kaçakçılığı ise bunlardan ayrı bir işlemdir. Vergi Usul Kanunu’nun 359’uncu maddesinde sayılan naylon fatura düzenleme, kullanma, kanunen sayılan defter ve belgeleri yırtmak, yok etmek gibi eylemlerin düzenlendiği ve cezasının ise hem para cezası hem de hapis cezası olduğu suçları ifade etmektedir. Kaçırma ve kaçakçılık birbirinden farklı şeylerdir. Vergi kaçırma vergi ödememe anlamında yasal olmayan bir fiil iken vergi kaçakçılığı ise VUK’un 359’uncu maddesinde belirtilen fiillerin yapılması durumunu ifade eder. Kaçırma bir verginin ödenmemesi sonucunu doğururken, kaçakçılıkta ise her zaman verginin ödenmemesi sonucu çıkmaz. 

Konuyu şöyle özetleyeyim; vergi kaçakçılığının cezası hem idari para cezası (çoğu zaman) hem de hapis cezası, kaçırmanın cezası sadece idari para cezası, kaçınmanın ise herhangi bir cezası yoktur. Görüldüğü gibi kaçınma başka, kaçırma başka kaçakçılık ise bambaşka bir şeydir. Ancak konunun esas boyutuna gelirsek: 

‘Peçeleme’ nedir? 

Vergi hukuku yazınında “peçeleme” diye bir tabir vardır. Vergi mükellefleri ya da sorumlularının daha çok kendi çıkarlarını gözeterek özel hukuk biçimlerini ve kurumlarını olağan kullanımları dışında kötüye kullanarak vergi kaçırma gayesiyle düzenlenen sözleşmelere “peçeleme sözleşmeleri” ya da “peçeleme işlemleri” adı verilir. Peçeleme sözleşmesinin tarafları yasanın sözüne uygun davranıyor görünmekle birlikte, onun özünü ihlal etmektedirler. Yasanın amacı tamamen bertaraf edilmektedir. Peçeleme yapılmasının altında yatan esas unsur aslında başka bir hukuksal işlemin altında vergi dışı bırakılmak ve yasa bu yoldan dolanılmak istenmektedir. 

Peçelemeden bahsedebilmek için, mükellef ya da vergi sorumlusu, önce vergiye tabi bir işlemde özel hukukun öngördüğü bir biçim ya da kurumu yasaya uygun biçimde kullanacak, bu kullanış, iyi niyetle değil, vergiyi dolanma ya da vergiyi kaçırma amacına yönelik olacaktır. Peçeli denilen sözleşmenin, sırf vergiyi azaltmaya yönelik olduğu ispat edilmelidir. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı işlemin peçeleme gayesiyle yapıldığını iddia etmesi durumunda bunun aksini ispatlamak görevi mükellefe düşmektedir. Buna göre Kızılay’a yapılan bağış sarmalında yer alan tüm aktörler işlemlerin tamamının hangi amaçla yapılacağı konusunda fikir sahibi oldukları belli. Bu nedenle kendi aralarında yaptıkları bu silsileli bağış aktarımı kanuna karşı hilenin bir türü olan peçeleme işlemidir. 

Bu işlemi ortaya çıkaracak olan da savcılık birimi değil Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu’dur. Konu Maliye’ye sevk edilmediği sürece bu bağış işlemi “yasal yolla yapılmış olarak kalacak” ve bu işleme ilişkin dosyalar da tarihin tozlu sayfalarına bir daha çıkarılmamak üzere kaldırılacaktır. 

Bunun bir peçeleme işlemi olduğu saptanırsa ne olacak? Ne ceza verilecek? İşlem 2017’de yapıldığı için 2017 yılı beyanına bu bağış (75 bin dolar hariç) geri eklenecek ve o tarihte yüzde 20 oranında Kurumlar Vergisi hesaplanacak. Ortaya çıkacak bu ek verginin bir katı kadar da vergi ziyaı cezası hesaplanacak. Ve o tarihten bugüne kadar da hesaplanan bu ek vergi üzerinden şu anda aylık yüzde 1.6 olan (ilgili dönemdeki gecikme faizi oranı kadar ) gecikme faizi alınacak. O kadar... 

02 Şubat 2020





Kadın Filozoflar

Prof. Dr. Niyazi Kahveci

“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece erkeklere göre yorumladılar. Fakat onun insanlık bakımından değiştirilebilmesi kadınca da yorumlanmasını gerektirir.” 
Irmtraud MORGNER

Her çağda kadın filozoflar var olmuştur. Hatta Antikçağ’da kadınların, felsefe okulları açtıklarını ve zamanın ünlü filozoflarına dersler verdiklerini görüyoruz. Mesela Sokrates’in iki kadın hocasından söz edilir. Bunlardan biri Mantinealı DİOTİMA, diğeri ise Miletli (Aydın-Söke) ASPASİA (MÖ 470-400)’dır. Biz bu yazımızda ilkçağın son kadın filozofu İskenderiyeli Hypatia’yı ele alacağız.

İskenderiyeli HYPATİA (MS 360-415)

Antik Aydınlığın Son Işığı

Astronom ve matematikçi İskenderiyeli Theon (335-405)’un kızıdır. Bilimi ve zarafeti ile olduğu kadar güzelliği ile de ünlü bir kadındır. Antikçağ’ın sonlarının en etkili bilginidir. Tarihte bilinen ilk kadın filozof-matematikçidir. “Özgürlüğü savunan” ilk kadındır. Sonradan “cadı avı” olarak anılacak olan kadın düşmanlığının ilk kanlı kurbanı olmuştur. Onun ölümü, Roma imparatorluğunun Hristiyanlaşmasının kesin işareti ve “pagan” felsefenin son bulması anlamına gelir.

Atina’da eğitimini tamamladıktan sonra İskenderiye’ye yerleşmiş ve orada bir okul açmıştır. Babasından aldığı sağlam fikir yapısı ile kendisini Platon’un izinde buldu ve İskenderiye’de Platon, Aristo ve Suda gibi diğer filozoflar üzerine halka açık dersler verdi. Hypatia, o dönemde öğrenim ve bilimi simgeliyordu.

En önemli öğrencisi Synesios’dur. Sonradan büyük filozof olan bu öğrencisi ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini bildiren pek çok mektup yazmıştır. Bu mektuplar felsefe tarihi kitaplarında bugüne kadar gelmiştir.

MÖ 3. yüzyıldan başlayarak altı yüz yıllık bir süre boyunca insanların İskenderiye’de başlattığı düşünsel ortamdan sonraki baskı, öğrenmekten korku, bütün izleri yok etmiştir.

Hıristiyanlığın egemenliğinden sonra da filozoflar, Roma hükümdarının himayesinde olmaya devam ettiler. Hükümdar Julyana Apostata, onlara koruma verdi. Hypatia, Pitolemais şehrinin putperest valisi Orestes’in himayesine sığınır.

Önceleri Makedonyalılar, sonra Romalı askerler, Mısırlı rahipler, Yunan aristokratları, Fenikeli denizciler, Yahudi tacirler, Hindistan ve Güney Sahra’dan gelenler, İskenderiye’nin parlak döneminde büyük bir uyum içinde yaşamışlardı.

Büyük İskender’in kurduğu bu şehrin muhteşem bir kütüphanesi ve buna bağlı bir müzesi vardı. Bilim ve düşünce ürünleri burada gelişmişti; pek çok bilim adamının yanında İskenderiyeli Theon ve kızı Hypatia da bu kütüphaneye devam edenler arasındaydı.

“İskenderiye Kütüphanesi de Hristiyan fanatikler tarafından yakılmıştır.”

Hypatia’nın Görüşleri 

Günümüz insanlığını doğuran düşüncenin aktörlerinden olan Hypatia, Milattan sonra 4. asır gibi bir zamanda bile şu felsefi sonuçlara ulaşmıştır: 

“Bütün biçimsel, dogmatik dinler safsatadır. Kendine saygısı olan herhangi bir insan tarafından asla nihai olarak kabul edilmemeleri gerekir.” 

“Hayat, kişinin kendi güçlerini keşfetmesidir.”

“Kapımızın önündekilerini anlamak, ötelerdekilerini anlamak için en iyi hazırlıktır.”

“Masallar masal olarak, mitler mit olarak ve mucizeler de şiirsel hayaller olarak öğretilmelidir. Hurafeleri hakikat olarak öğretmek en korkunç şeydir. Çocuk zihni onları kabul eder ve onlara inanır; çocuk bunlardan ancak büyük acılar ve ve belki trajedi vesilesiyle yıllar sonra kurtulabilir. Aslında insanlar hurafeler için, geçerli bir hakikat için savaştıkları kadar hızlıca savaşacaklardır, çoğu zaman da daha hızlı savaşacaklardır. Zira hurafeler öylesine soyuttur ki, onları çürütmek için bile ele alamazsınız.”

Babası Theon, kızı Hypatia’ya şu öğütleri verir: 

“Düşünme hakkını saklı tut. Hatta yanlış düşünmek bile hiç düşünmemekten iyidir.” 

“Herhangi bir katı dini sistem, hayatını ele geçirmesin, yeni bilimsel hakikatlerin keşfini engellemesine izin verme!”

Hypatia’nın Ölümü 

Bütün filozoflar, özellikle Papalık ve fanatik-yobaz dinciler tarafından öldürülmüşlerdir. Hypatia’nın en parlak zamanı Arkadius’un hükümranlığı dönemine, 415’deki trajik ölümü, Arkadius’un halefi devrine rastlar. İskenderiye’nin Hristiyan piskoposu Aziz Cyril (Cyrillos), Hypatia’nın ölüm fermanını vermiştir. Fanatik Hristiyan bir tarikatın keşişleri tarafından feci bir şekilde öldürüldü. Hypatia, arabasının arkasına bağlanarak sürüklendi ve sonunda yakılmadan önce, hâlâ canlı iken keskin deniz kabuklarıyla kesilmek üzere en yakındaki kiliseye götürüldü.

İskenderiye’ye Başpiskopos Aziz Cyril’in yandaşlarının oluşturduğu bir kitle tarafından Hypatia sokakta linç edilir. Önce elbiseleri parçalanır ve çırılçıplak bırakılır, etleri ayrılana kadar kırbaçlanır, cesedi parçalanır ve caddelerde teşhir edilir.

Aziz Cyril, Yahudilere karşı da çok sayıda katliamı teşvik eden biridir. Azizlik, Hristiyanların icadıdır. Aziz (saint); Hristiyanların evliyasıdır. Biz, evliyalık kavramını Hristiyanlardan aldık.

Fakat bugün, Aziz Cyril’i bilen yoktur ama, Ay’da bir kratere Hypatia adı verilmiştir.

“Bugünü bize; kralların ve dinadamlarının öldürdükleri ve kitaplarını yaktıkları düşünürler ve bilimadamları sunmuştur. Manevi şahsiyetleri önünde eğiliyorum!”

İnsanlığın tarihine geçmek; insanlığın hayrı yolunda kafaya ve yüreğe birlikte sahip olup canı pahasına katkı yapmakla mümkündür. Eğer insanlık, asırlardır Hypati’dan söz ediyor ve onun ismini yaşatıyorsa, sebebi budur işte. İnsanlık işte böyle cesaretli kişilerin ürünüdür. Cesaretsiz kiralık-insanların işi değildir. Sizin toplumdan tarih boyunca hiç böyle cesaretli erkek ve kadın çıkmış mıdır?

“Cesaret korkunun yokluğu değildir. Korkuya rağmen harekete geçmektir.”  A.Maslow 

“Filozoflar yerden mantar gibi bitmezler. En ince, değerli ve görünmez öz sularını felsefi fikirlere akıtan zamanlarının ve uluslarının ürünüdürler.”  K.Marx (1818-1883) 

22 Ocak 2020





Ayvalık halkından baraj tepkisi

Büyük bir talanla karşı karşıyayız

Ayvalık’ta yapılması planlanan Karakoç Barajı, bölgede yaşayan yurttaşların tepkisini çekti. Kırcalar Köyü Muhtarı Yener Aktaş, köylünün geçimini bu yöreden sağladığını belirterek, “Barajın buraya hiçbir faydası yok. Geçim kaynağımız tehlike altına girecek. Taban sularımız yüksek, baraj yapımına gerek yok. Amaç farklı olduğunu düşünüyoruz. Ovamızı elimizden alacaklar” dedi. 


Ayvalık’ta Karakoç Barajı projesine karşı basın açıklaması düzenlendi. Karakoç Köprüsü’nde dün düzenlenen basın açıklamasına, CHP Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin, Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, Kent Konseyi Başkanı Halil Çoşkun, Atatürkçü Düşünce Derneği Ayvalık Şubesi üyeleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ayvalık Şubesi üyeleri, Ayvalık Çevre Derneği üyeleri, Giritliler Derneği üyeleri, Ayvalık Tabiat Platformu üyeleri, siyasi parti temsilcileri ilçe ve köy muhtarları ile çok sayıda köylü katıldı. 

CHP Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin, “Büyük bir yıkımla, talanla karşı karşıyız. Cennet vatanımızın birçok yeri tehlike ile karşı karşıya. Biz milletvekilleri olarak, sizin hakkınızı savunmakla görevliyiz. Meclis’te sizin hakkınızı savunmak için oradayız. Doğanın talan olmasına sonuna kadar karşıyız” dedi. 

Kent Konseyi Başkanı Halil Çoşkun da, “Nispi nemin yükselmesi ve sıcaklık artışıyla çiftçimiz yok olacak. Ağaçlar kuruyacak. Ayvalık zeytin ve zeytinyağının değeri de tehlike altındadır. Ayvalık yöre halkı istemediği halde proje çalışmaları hâlâ devam ediyorlar. Zeytin sevdadır, emektir, yaşam biçimidir. Sessiz kalmayacağız. Karakoç Barajı’nı istemiyoruz” diye konuştu. 


‘’OVAMIZI ELİMİZDEN ALACAKLAR’’ 

 

Kırcalar Köyü Muhtarı Yener Aktaş ise, köylünün geçimini bu yöreden sağladığını belirterek, “Barajın buraya hiçbir faydası yok. Geçim kaynağımız tehlike altına girecek. Taban sularımız yüksek, baraj yapımına gerek yok. Amaç farklı olduğunu düşünüyoruz. Ovamızı elimizden alacaklar” dedi. 

Mutluköy Muhtarı Erdinç Tügen de, “Köylülerimizin geçim kaynağı olan ve tamamı sular altında kalacak verimli tarım arazilerimizin kaybı ve çevresel gece ve gündüz nemi sebebi ile zeytin çiçek bağlama sürecinde göreceği zarar mevcut zeytin tanesinde nemden oluşacak don ve kırağı zararları ve taş ocakları çimento ocakları gibi faaliyetlerin başta doğa örtüsünü bozacağı sonra çok yakın bölgesinde bulunan köyleri toz bulutu ile kaplayıp boğacağı çevresindeki verimli tarla ve zeytinlikleri toz bulutu ile kaplayacağı için verimi ve kaliteyi düşürecek” dedi. 

“BÖLGE İNSANIMIZIN EMEĞİ HEBA OLACAK”

 

Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin ise, “Şu anda bulunduğumuz bölgede, yüzde 80’i zeytinlik olan bu tarım topraklarında, Korunması gereken alanlar kapsamında bulunan Karakoç deresi üzerinde, içme suyu ihtiyacını karşılama amaçlı olarak Karakoç barajının yapılması planlanmaktadır. Barajın yapılmasının planlandığı yer zeytinlik ve tarım arazisidir. Barajın yapımı için öngörülen alan yaklaşık 3.500 dönüm tarım arazisi olup, bu 3500 dönüm arazinin yüzde 80’ini zeytinlik vasfındadır. Bu zeytinlikler bölgede yaşayan ve başta zeytincilik olmak üzere tarımdan geçimini sağlayan hemşerilerimizin kendi elleri ile diktikleri ve bir ömür harcayarak yetiştirdikleri zeytin dikmeleridir. Baraj yapıldığı takdirde tüm bu alan üzerindeki zeytinlerle birlikte bölge insanımızın bir ömür vakfettikleri emekleri de heba olacaktır. Karakoç Barajı bölgede eko-sistemi bozacak bölgenin iklimini olumsuz yönde etkileyecektir. Zaten oldukça azalan zeytin rezervine zarar verecek ve Barajın yapılacağı Toplam 3.500 dönüm alanın da yüzde 80’inin zeytinlik olduğu gözetilirse bölgede zeytin rekoltesini olumsuz etkileyecektir. Bu nedenle, bölgede yaşayan ve geçimini büyük ölçüde zeytincilikten temin eden bölge insanımız ekonomik olarak da barajdan olumsuz etkilenecektir. Baraj, yapıldığında Karakoç sulak alanın yok olması ile birlikte bölgenin bitki örtüsü ve eko-sistemini bozacaktır” dedi. 


Ergin şunları söyledi: “Barajın su toplama havzasında biriken su nedeniyle oluşacak nem nedeniyle barajın altında kalmaktan kurtulan ağaçların çiçekleri de etkilenecek, nemden dolayı yanan çiçekler zeytine dönemeyecek, baraj yakınındaki tüm zeytinlikler de barajdan olumsuz etkilenebilecektir. Barışın simgesi olan zeytinin ve oksijen kaynağı olan ormanlarımızın yok olmasının küresel ısınmanın dozajını daha da artıracağı açıktır. Ağaç kesilmesinin iklim değişikliğine sebep olduğu da unutulmamalıdır. Ayrıca baraj alanı kuşların göç yolu üzerinde olup, bu sulak alan kuşların doğal yaşam için hayati öneme haizdir. Unutulmamalıdır ki yaşadığımız bu topraklar sadece bize değil, tüm canlılara aittir.” 

20 Ocak 2020 





Süleymani, Şiiliği İran halkı için kalkan yapmıştı

Nurzen Amuran sordu, Prof. Dr. Haydar Çakmak yanıtladı...

Nurzen Amuran: Ülkemizde medya ortamında aynı kişiler her konuda sadece sınırlı bilgilerini açıklıyor algılama metotlarını kullanıyorlar ama ele alınan konuların uzmanı olanlar, bu ortamlara davet edilmiyorlar. Böylece izleyici okuyucu, ele alınan konuda yeterince aydınlanamıyor, bilgi sahibi olamıyor. Bu nedenle her hafta gündemdeki olayları uzman konuklarımızla konuşuyor sizleri aydınlatmaya çalışıyoruz. Uluslararası ilişkilerde doğru bilgi elde edebileceğimiz, kaynak olacak bilim adamlarımızın uzmanlarımızın sayısı çok değil. Bu hafta yeniden Ortadoğu’yu konuşacağız. Çünkü, bölgedeki gelişmelerin bize de yansıyacak riskleri olabileceği için doğru bilgilerle aydınlanmamız gerekiyor. İran’daki son olaylar ve İran devlet sorumlularının yaptığı açıklamalar, Ortadoğu’daki mevcut gerilimi artırdı. Kasım Süleymani suikastıyla birlikte içerde ve dışardaki gelişmeler Ortadoğu’yu bir çözümsüzlüğe de götürebilir. Önce İran’ı sonra Libya’yı konuşalım. Konuğumuz Prof. Dr Haydar Çakmak. 

Sayın Çakmak, Kasım Süleymani İran halkı için ne ifade ediyordu, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve ekibi için ne ifade ediyordu? Süleymani’nin öldürülmesi kimlere yaradı, İran’ın Ortadoğu’daki konumunda bir değişiklik yarattı mı? 

Haydar Çakmak:  Kasım Sülaymani, İran dini rejiminin felsefesine ve politikasına uygun bir kişiliğe sahip askerdi. İlkokul mezunu olmasına rağmen ordu komutanlığına gelecek kadar becerikli ve aynı zamanda rejime bağlı ideolojik bir militandır. İslami rejimi koruyan ve rejimin içte güvenliğine dışta ise yayılmasına ve dış tehlikeyi önleme görevi olan “Devrim Muhafızları”na bağlı “Kudüs Gücünün komutanıdır. Kasım Süleymani’yi İran ile ilgili bütün askeri dış sorunlarda başrolde görüyoruz. 1998 de Afganistan da 7 İranlı diplomatın öldürülmesi üzerine, Taliban’a karşı savaşan Fars kökenli Tacik molla Burhaneddin Rabbani’ye çok büyük askeri ve lojistik destek vererek Taliban’dan intikam almıştır. İran devletinin bölgesel ve uluslararası güç olma amacına uygun olarak bir Şii kuşağı yaratmak için İran dışında ki Şiileri organize etmiştir. Lübnan’da yüz bin kişilik silahlı Hizbullah’ı, Irak ta, seksen bin kişilik Haşdi Şabi’yi eğitmiş ve donatmıştır. İran’ın ulusal çıkarları yönünde bunları kullanmıştır. Suriye’de Şii mezhebine yakın Alevi ve Nusayri mezhep mensuplarıyla yakın işbirliği sağlamıştır. Halkının yüzde yetmişinin Şii olduğu Bahreyn’de Şii din adamları ve dindarları örgütlemiştir. Bu örgütlemenin en acı örneklerinden birisi de Yemen’deki Şii’leri İran, Sünnileri de Suudi Arabistan’ın desteklemesiyle kan ve yıkıma sebebiyet vermeye devam etmesidir. Ekim 2015’te Suriye’de yardımcısı Hüseyin Hamedani’nin DAEŞ tarafından öldürülmesiyle DAEŞ ile kanlı bir mücadeleye girmiştir. Kudüs gücünü İran’ın dışarıdaki askeri gücü haline getirmiş ve savaşmaktan çekinmemiştir. Türkiye’de bir algı oluştu, sanki Süleymani din için savaşan bir fanatik olarak tanıtılmaktadır. Bu doğru değildir. Birincisi, Süleymani bir din adamı Molla değil bir askerdir. Ancak dindar bir askerdir. İranlı dindarlar Türkiye’deki dindarlar gibi beynelminelci-Ümmetçi kozmopolit değil yurtseverdirler. Sülaymani, Şiiliği İran ve İran halkı için bir kalkan yapmıştır. Bu ayrıntıyı görmek gerekir. Sorunuza gelirsek, Süleymani dindar İran halkı için bir kahramandı ancak dindar olmayan İranlılar için halkın parasını sağda solda lüzumsuzca harcayan sorumsuz bir fanatik olarak nitelendirilirdi. Konuşulan ve düşünülenin aksine İran molla rejimi, Süleymani’nin öldürülmesiyle derin bir nefes almıştır. Süleymani başına buyruk söz dinlemeyen istediği parayı biraz da zorla alıp hesap vermeyen, eli silahlı on binlerce kişiyi kontrol eden bir kişiydi. Kimse dokunamıyordu. Devlette teklif edilen başka hiçbir görevi kabul etmiyordu. Amaç onu silahlı gücün başından almaktı ama o ısrarlı bir şekilde ordusunun başında kalmak istiyordu. Din adamı olmadığı için dini hiyerarşinin dışındaydı, bir başka deyişle devletin nimetlerinden, yönetiminden ve siyasetten uzaktı. İktidarı elinde tutan Mollalar ve sivil siyasetçiler Süleymani’nin askeri bir darbesinden, için için korkmaktaydılar. Süleymani’nin öldürülmesi derin bir nefes almalarına olanak sağladı. Bu rahatlığı sağlayan Amerikalı askerlere müteşekkir kalmışlardır. Zaten onlarda intikam almak yerine Amerikalıların gösterdikleri boş bina ve arazileri bombalayarak şükranlarını göstermiş oldular. 

Süleymani’nin öldürülmesi ile İran yönetimi bölgeyle ilgili daha bağımsız ve daha rahat hareket edecektir. Zira Süleymani bölge politikasında çok etkiliydi ve çok angaje olmuştu. Bu kadar müdahale hem İran yönetimi hem de halk tarafından istenmiyordu. Kudüs gücünün bütçesi milyar dolarla ifade edilmektedir. Hükümet artık bu parayı vermek istemeyecektir. Olağandışı bir gelişme olmazsa İran bölgede eski varlığını göstermeyecektir. Daha mütevazı bir güç, daha barışçıl bir politika ve daha az müdahil bir diplomasi yürütecektir diye düşünüyorum. İran halkı ve devleti yoruldu. Ciddi ekonomik sorunları var. Ambargo nedeniyle askeri gücü büyük darbe almıştır. Bölge halkları da İran’ın iç işlerine karışmalarını istemiyor. En güçlü olduğu ülkelerden birisi Irak'tır ama, Irak halkı ve hükümeti İran’ın ülkeyi terk etmesini istiyor. 

İRAN BATI İÇİN ARAP ÜLKELERİNİ DENGELEME VE ONLARI KORKUTMA ARACIDIR 

Amuran: Ruhani, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri harekatını durdurmasını ve bölgeyi terk etmesini isterken AB askerlerine de uyarı göndermesinin arkasında Rusya ve Çin gibi süper güçlerin katkısı olabilir mi? 

Çakmak: Ruhani’nin sözleri daha önceki liderlerden farklı değildir. Ahmedi Nejat döneminde daha sert demeçler işittik. Bu hafif sertleşme ülkede intikam bekleyen dindar kesimi rahatlatmak içindir. Lafla sertleşmenin diplomaside tek karşılığı aynı dozdaki demeçlerdir. Ülkelerin sözlerinden ziyade eylemlerine bakmak gerek. İran’ın bugünkü eylemleri Amerikalıların gösterdikleri boş binaları bombalamaktır. Rusya ve Çin, hayati bir sorun veya ciddi ulusal güvenlik ve çıkar sorunu yoksa İran için ABD’yi karşılarına almazlar. Bu durumu İran çok iyi biliyor. Ruhani önümüzdeki hafta AB heyeti ile nükleer çalışmalarını müzakere edecek ve bu nedenle elini güçlendirmek için karşı demeçler vermektedir. İran’ın tercihi AB ile müzakere etmektir. İran’ın talihsizliği gelecek AB heyeti içinde İngilizlerin de olmasıdır. ABD ve İsrail özelde, Avrupa ülkeleri de genel de, İran’ın belli oranda gücünü korumasını istemektedir. Bazılarının düşündüğü veya dediği gibi İran’a saldırıp parçalamak veya zayıflatmak gibi bir politikaları yoktur. İran, batı için Arap ülkelerini dengeleme ve onları korkutma aracıdır. Arapları İran ile korkutarak silah satmaktadır. Bu aracı bırakmak istemezler. Ayrıca İran parçalanınca orada ki 40 milyon Türk kökenliler, ya Azerbaycan ya da Türkiye ile birleşmek isteyecektir. Öyle bir şey olursa devasa bir Türkiye veya çok büyük bir Azerbaycan ortaya çıkar ki hiçbir ülke bunu istemez. 

Amuran: Ağır ambargo koşulları ve ülkenin yaşadığı ekonomik kriz halkı yönetimden uzaklaştırıyor mu? İran halkı Ukrayna uçağının düşürülmesinden sonra biraz değindiniz ama devrim muhafızlarına nasıl bakıyor, ülke içindeki sorunlar giderek artarken yapılacak seçimler değişik sonuçlar getirebilir mi? Reform yanlıları son olayları nasıl yorumluyor?

Çakmak: İran halkı son on yıldır rejimden umudunu kesti ve halk arasında derin çatlaklar oluştu. Halkın yüzde onu rejimle barışık ve rejimin nimetlerinden istifade ediyor. Hem dindar hem de daha iyi şartlarda yaşıyor, dolaysıyla hayatından ve rejimden memnun. Ancak seksen milyon nüfusu olan ülke halkının yüzde doksanı mutsuz ve rejim karşıtıdır. Rejimin baskısı, hukuksuzluk, yoksulluk, hayat pahalılığı, yolsuzluk adam kayırma, ülkenin sürekli savaşta olması ve adaletsiz paylaşım gibi sorunlar halkı bıktırdı. Rejimi yaşatan eli silahlı devrim muhafızları halk tarafından nefretle karşılanmaktadır. Her türlü yolsuzluğun içinde silahlarıyla halkı baskılamaktadır. İran halkı seçimlere güvenmiyor. Seçimlerde hile yapıldığına inanıyor ve rejimin her hangi bir seçimle gideceğine de inanmıyor. Rejimin ancak bir halk ayaklanması veya bir darbeyle gideceğine inanıyorlar. Bu nedenle halk her olayda sokağa çıkıyor. Reformcular ve halkın önemli bir kesimi rejime güvenmediği için iktidarın yaptığı her hareketi sorguluyor. ABD’den intikam alacağız diye yola çıkan rejimin, boş binaları bombalayıp seksen kişi öldürdükleri yalanı üzerine rejim yanlısı olan dindarları da rahatsız etmiştir. Halkın geçen hafta pazartesi günü yaptıkları gösteride yere çizilen ABD ve İsrail bayraklarının üzerine basmayarak rejime ve yandaşlarına çok açık ve ilginç bir mesaj vermiştir. Düşürülen Ukrayna uçağından sonra rejimin itibarı iyice yara aldı. Rejim, uçağın kendi düştüğünü söylemiş sonra da kendilerinin kazara düşürdüklerini söyleyerek yalancı durumuna düşmüştür. Şimdi sorun uçağın kaza sonu düşürülmediği ve özellikle yolcular içinde bulunan Süleymani’nin çok yakınının bazı devlet sırrı belgelerle kaçarken sonradan fark edilip uçağın kasıtlı olarak düşürüldüğü dedikodusu doğru çıkarsa ne olur? 

Amuran: Evet bu söylentiler de var. Süleymani suikastından sonra Türkiye’nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz, bu süreçte Türkiye-İran ilişkilerinde nasıl bir politika izlenmesi gerekir? 

Çakmak: Türkiye bu sorunda makul ve doğru davrandı diye düşünüyorum. Bu tavra yapılan eleştiriler kendi düşünceleri doğrultusunda tavır alınmadığı için yapılmaktadır. Hükümetin ABD-İran gerginliğinde tarafsız kalması ülkenin çıkarlarına uygundur. 

Amuran: Libya da İran gibi dünya gündeminde. Yıllardır iç savaş yaşayan Libya’yı da konuşalım, Libya Kaddafi döneminden bu yana süper güçlerin hedeflerinden biriydi değil mi? 

Çakmak: Bildiğiniz gibi Libya da, İsrail ve batının Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme paketinin içindeydi. Batının Arap Baharı planlaması Tunus’ta 2010 yılında başladıktan sonra bu projeden en çok etkilenen ülkelerin başında Libya ve Suriye oldu. Dikta bir rejim ile 42 yıl Libya’yı yöneten Kaddafi 21 Ekim 2011 tarihinde çok çirkin bir şekilde öldürülünce Libya istenilen ve arzu edilen kaos içine düşürülmüştür. Bunu söylememin nedeni, bu kaos batılı ülkeler ve İsrail tarafından planlanmıştır. Şöyle ki, bu müdahaleye destek veren ABD ve Avrupalı ülkeler isteselerdi Kaddafi öldürüldüğü gün ülkenin başına bir hükümet getirir ve onu da destekleyerek uluslararası kamuoyuna duyururdu ve kimse de ses çıkartamaz ve ülke sükunet içinde kalmaya devam ederdi. Ama bugün, stratejileri gereği ülkeyi serbest bırakıyorlar ve ülke içinde ki bütün güç odaklarına yeşil ışık yakarak kargaşayı teşvik ediyorlar. İç savaş başlayınca da el altından hepsine yardım ederek iç savaşı sürdürüp halkı birbirlerine düşürüp düşman ediyorlar, devleti ortadan kaldırıp kaos yaratıyorlar, ülkenin milli servetini çarçur ettiriyorlar. Burada amaç İsrail’in bölgede güvenliğini tehdit edebilecek güçlü ve zengin devletleri ortadan kaldırarak ülke de sürekli iç savaş çıkartacak şekilde halkı, mezhep, kabile, aşiret ve cemaatlere bölüyorlar. Peki bunu insanlar fark etmiyor mu? Aydın kesimi ve eğitimli halkın bir kısmı bunu görüyor ama bunlar hem azınlıkta hem de karşı koyacak veya değiştirecek güce sahip değiller. Bu ülkeler de bu planlamayı yapan güçler zaten bu ihtimalin önüne geçmek için bu aydın ve eğitimli kesimi dışlıyor ve özellikle de etkili mevkilere veya maddi güce erişmesini önlüyor. Dikkat edilirse hep aynı tarz da gerçekleşen olaylar görüyoruz ama birisi çıkıpta olayların nasıl başladığı, nasıl geliştiği ve nasıl bittiğini şekil ve şartlarını incelemiyor. Siyasi, askeri ve ekonomik olarak analizler yapılıyor. Tabii ki bu analizler yapılması gerekir ama bir de bu benzerliklerin ne anlama geldiğini de incelemeleri gerekir. 

Amuran: Ülkede şu anda kaç taraf var ve bu tarafları kimler desteklemektedir 

Çakmak: Libya da bugün itibariyle, iki taraf mevcuttur birisi, ülkenin doğusunda, Mısır sınırında Tobruk kenti merkezli “Temsilciler Meclisi” adıyla hüküm süren ve başında Kaddafi’nin eski arkadaşı general Halife Hafter’in olduğu grup var, bir diğeri ise Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru “Milli Mutabakat Hükümeti” adıyla ülkenin yasal başkenti Trablus ta hüküm süren ve başında Feyaz El Sarraj’ın olduğu grup var. Tobruk hükümetini Mısır başta olmak üzere Arap ülkeleri, Rusya, batının bazı ülkeleri desteklemektedir. Trablusgarp da bulunan meşru hükümeti ise başta Türkiye olmak üzere İtalya ve bazı Avrupalı ülkeler desteklemektedir. 

Amuran: Libya’daki çatışmalara doğrudan neden müdahil olduk. Hangi gerekçelerle Libya ile bu süreçte ilgilenmeye başladık? BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin Başbakanı Fayez el Sarraj’ın Müslüman Kardeşlere yakınlığı Türkiye’nin kararında rol oynadı mı? Neden Feyaz El sarraj tercih edildi? 

Çakmak: Hükümetin resmi açıklamalarına göre, Libya'da tarihi ve güncel çıkarlar, Doğu Akdeniz sorununda meşru hükümet ile yapılan anlaşmanın kadük kalmaması için verilen destek ve bölgedeki olaylarda sahada olma ihtiyacı olarak açıklanmaktadır. Ancak sizin sorunuzda bulunan Müslüman Kardeşler dayanışmasınıda rolü olduğu yönünde kanaatlerin de olduğu bilinmektedir. AKP’nin felsefesine ve icraatlarına bakıldığında Müslüman Kardeşler dayanışmasının payının olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. 

ASIL ÖNEMLİ OLAN SAVAŞA KATILMAMAKTIR KATILINCA DA KAZANMAKTIR. 

Amuran: İngiltere’nin saygın gazetelerinden biri olan Guardian gazetesinde yer alan bir haberde, yaklaşık 2 bin Suriyeli askerin Libya’ya savaşmak üzere Türkiye üzerinden gittikleri aktarıldı. Resmi makamlarca doğrulanmadı bu haber. Yine aynı gazetede Uluslararası Kriz Grubu Kıdemli Libya Analisti Claudia Gazzini, “Ankara’nın müdahalesi nedeniyle Libya’da Türk karşıtı duyguların güçlü olduğunu ve Suriyeli savaşçıların gönderilmesiyle de bunun artabileceğini” söylemiş. Ne gibi krizlerle karşılaşabiliriz? 

Çakmak: Bu tür dedikodular yapılıyor, bu doğru da olabilir. Madem bu bataklığa girdik, Türk askeri yerine paralı asker göndermek daha akıllıcadır. Diğer ülkeler böyle yapmaktadır. Örneğin; Rusya, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden paralı asker toplayarak bölge de savaştırmaktadır. Türk karşıtlığı mutlaka olacaktır çünkü halkın desteklediği gruba karşı savaşanlara destek veriyorsun. Ama destek verdiğiniz tarafta size minnet duymaktadır. Asıl önemli olan savaşa katılmamaktır, katılınca da kazanmaktır. Galip gelince halkı tekrar kazanmak mümkündür. Üzücü olan şey, masum halkın ölmesi ve ülkenin tahrip olması ve sizin de burada bir rolünüzün olmasıdır. 

Amuran: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu gelişmelerde Libya kararımıza nasıl bakıyor? Çünkü Rus paralı askerleri karşı tarafta çarpışıyor.

Çakmak:  Rusya’nın bu durumdan mutlu olmadığı kesin, ancak her ülke kendi çıkarına uygun davranmak zorundadır. Suriye’de de farklı değildir, Türkiye ve Rusya’nın çıkarları örtüşmüyor. Rusya Ortadoğu’da ki paylaşımdan pay almak ve batılı emperyal güçlerin bölge hakimiyetine sınırlama getirmek istiyor. Bu nedenle Libya’ya girdi. Ancak Libya da durum karışık, zira petrol ve gazın mevcudiyeti emperyalist ülkelerin ısrarını sürdürmesine neden oluyor. Libya’nın paylaşımı zor olacaktır. Önümüzdeki hafta başlayacak Berlin zirvesi çok önemlidir. Eğer bir anlaşma çıkmazsa, gelecekte Libya politikasına yol gösterecek ayrımlar ve yeni ittifaklar olacaktır. 

Amuran: Türk ve Rus heyetleriyle Libya'daki taraflar arasında 13 Ocak'ta Moskova'da gerçekleştirilen görüşmelerde neden sonuca ulaşılamadı. Hafter’e bağlı Libya Temsilciler Meclisi Başkanı neden kısa bir süre sonra ateşkesin sona erdiğini açıkladı. Bu barış sürecini sizce kimler neden istemedi perde arkasında kimler var?

Çakmak: Hafter’i ateşkese ikna edip Moskova’ya getiren güç Rusya idi. Hafter’in Moskova’da vazgeçip geri dönmesini sağlayan Rusya’dan daha güçlü biri olması gerekir ki bu da ancak ABD olur. ABD, başından beri, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin Libya da olmasına karşıdır. Ayrıca Hafter’in Rusya ile iyi ilişkilerine de karşıdır. Muhtemelen Hafter Rusya-ABD arasında bir tercih yapmak zorunda kalabilir. Burada İtalya’nın durumu çok önemlidir. İtalya el altından Serraj’ı desteklemektedir. Bu desteği aleni yaparsa AB bölünür ve Hafter’in durumu zayıflar. Tobruk yönetimi ateş kesin sona erdiğini duyurdu ama fiili olarak sürüyor. Bu durum da Hafter’in kafasının karıştığını göstermektedir. Aslında herkes Hafter’in tehlikeli biri olduğunu ve yeni bir Kaddafi olacağını hatta daha da kötü olacağını biliyor ama elde ki malzeme bu. 

Amuran: Moskova görüşmelerinden sonuç çıkmaması Rusya’nın arabulucu rolünü zayıflatmadı mı? 

Çakmak: Bu başarısızlık hem arabulucu rolünü hem de Rusya’nın itibarını zedeledi. Hafter büyük bir destek almadan bunu yapamaz, muhtemelen Amerika ve Avrupa ülkelerinden önemli bir destek almıştır. Rusya’nın Libya’daki pozisyonu tehlikeye düşebilir. Berlin Konferansı belirleyici olacaktır. 

Amuran: Önümüzdeki hafta Berlin’de başlayacak görüşmelere General Halife Hafter de katılacak. Başbakan Sarraj da toplantıda olacak. Konferansa Türkiye Rusya ve Libya temsilcileri yanında ABD, Çin, Fransa, İngiltere, İtalya'dan Birleşmiş Milletler’den temsilciler katılacak. Alman Hükümeti’nin amacı barış için devreye BM’yi sokmak. Sizce bu konferans umut verici olabilir mi? 

Çakmak: Bu konferans umut verici olarak gözüküyor ancak kalıcı olur mu bunu söylemek şimdilik zor. Sorun Libya’daki taraflardan ziyade Libya’nın ulusal zenginliklerini soyma peşinde olan emperyalistlerin paylaşım ve pozisyon kavgasıdır. Libya sorunu Birleşmiş Milletler’e bırakılırsa sorun çözülmez ve bence bu kötü niyetli bir yaklaşım olur. Sorunu BM’ye bırakmak isteyen ülkelerin amacı zaman kazanmak için topu taca atmaktadır. Bu ülkeler pozisyonunu iyileştirmek veya devrede olan bazı tarafları Libya’dan uzaklaştırmak gibi amaçlar taşıyor demektir. İyi niyetli ülkeler sorunun devamını istemez. Eğer gerçekten barış istiyorlarsa, Berlin’de bütün taraflar hazırken sorun çözülür ve Libya huzura kavuşur. 

İSRAİL VE MISIR İLE YAŞANAN SORUN AKP İKTİDARININ SİYASİ İSLAM İDEOLOJİSİNDEN VE TUTUMUNDAN KAYNAKLANMAKTADIR 

Amuran: Türkiye’nin Akdeniz’deki konumuna da bakalım. Doğu Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerle işbirliği sürecini başlatmak için hangi ülkelerle öncelikle yeniden ilişki kurmamız gerekir. İsrail Suriye ve Mısır burada neden önemli? 

Çakmak: Akdeniz çok önemli bir deniz ve çok önemli bir bölgedir. Akdeniz de tarih boyu sorun olmuştur. Dolaysıyla Akdeniz ülkeleri bölgede barış içinde yaşamak için çok dikkatli olmalı ve barışçıl bir politika benimsemelidir. Keyfi politikalar önce kendine sonra da bölgeye zarar verir. Türkiye için, tam da bu durum olmuştur. Sorunuz da adı geçen ülkelerle Türkiye’nin ulusal bir sorunu yoktur. İsrail ve Mısır ile yaşanan sorun tamamen AKP iktidarının siyasi İslam ideolojisinden ve tutumundan kaynaklanmaktadır. AKP iktidarı bölgede hiç dost bırakmadığı için Akdeniz'de anlaşma yapacak ülke bulamamış ve sorunlu Libya ile anlaşmak zorunda kalmıştır. Bu anlaşma için de Libya belasına bulaşarak bedel ödemektedir. Suriye de ise belayı aradı ve buldu. Türkiye, ulusal çıkarı için acilen Mısır, İsrail ve Suriye yönetimiyle ilişkilerini tekrar gözden geçirerek 2002 yılı öncesine dönmesi gerekir. Ayrıca batılı Akdeniz ülkeleriyle, Fransa, İtalya ve İspanya ile işbirliği zemini oluşturması gerekir. 

Amuran: Türkiye’nin dış politikasında değişime ihtiyacı var. ABD Rusya ve AB ile kurulacak denge siyasetinde ne gibi kararlar almak durumunda, genel bir değerlendirme yapar mısınız? 

Çakmak: AKP iktidarı 18 yıldan bu tarafa, Türkiye’nin Kıbrıs, AB ve Ermeni sorunları gibi hiçbir temel sorununu çözememiştir. AKP iktidarı sadece kendi yarattığı sorunları çözmek ve yeni sorunlar çıkartmak için mesai harcamaktadır. Dışişlerinin yetişmiş yetenekli, çağdaş ve tecrübeli diplomatlarını dışlayarak kendi politikalarına uygun dışardan insanlarla çalışmış ve sorun üzerine sorunlar çıkmıştır. Eski dostluklar bozulmuş ama yenileri tesis edilememiştir. Müttefik ülkelerle çıkar ve politika farklılıkları yaratılmıştır. Yeni ittifaklar sağlam temeller üzerine değil konjonktürel sorunlar ve çıkarlar üzerine kurulmuştur. Yeni müttefiklerle sağlam güvenli zeminler ve ortaklıklar kurulamamıştır. Ne ABD ne de Rusya Türkiye’ye güvenmemektedir. AB çoktan terk edildi. Türkiye, kuruluşunda Atatürk’ün belirlediği temel dış politika ilkelerine geri dönmelidir. Türk halkı Ortadoğulu değildir. Ortadoğu zihniyetine, kültürüne ve yaşam tarzına yabancıdır. Araplarla Türklerin tek ortak ittifakı vardır o da Allah’ın birliğidir. Türk medeniyeti ve Kültürü, orta Asya ve batıdan etkilenmiştir, Ortadoğu’dan değil. Ama Arap ve Fars kültüründen etkilenen bir takım insanların ülkeyi ve Türk halkını çağdışı anlayışlarını din sosuyla kapatarak İslam diye sunması ülkemizi ve halkımızı içinden zor çıkılacak mecralara itmiştir. Bu gün itibariyle kanımızca, Türkiye’nin en ciddi sorunu Suriye göçmenleridir. 2040 yılında 14 milyon Suriyeli olacaktır. Bunun anlamı nüfusun %12’si Suriyeli olacaktır. Bir parti kurup mecliste grup kurabilirler. Suriyeli nüfus konusu, Ensar/Muhacir numarasıyla kutsanarak halka anlatılmaktadır. Cumhuriyet döneminin en ciddi beka sorunudur. Halkın bu konuda uyarılması gerekir. Dışta ve içte ki emperyalistlerin gizli amacı Türkiye’nin nüfus yapısını Türklerin aleyhine bozmaktır. Muhalefetin de maalesef bu konuda ciddi bir çalışması yoktur. 

Amuran: Uyarılarınız önemli. Atatürk’ün belirlediği geleneksel dış politika kurallarımıza dönme zamanı geldi. Libya ve İran’la birlikte dış dünyadaki gelişmeleri bir kez daha değerlendirdik. Aydınlattınız. Çok teşekkürler.

Çakmak: Ben teşekkür ederim. 

19.10.2020 / Odatv.com