Sayfalar

Fransız müzisyen yazar Loulou Dedola : “Sorunların çözümü Kemalizmde”

Çağdaş Bayraktar


Atatürk ve Kemalizm hakkındaki videosuyla büyük yankı uyandıran Fransız müzisyen yazar Loulou Dedola, Cumhuriyet’e konuştu.

Atatürk ve Kemalizm hakkındaki videosuyla büyük yankı uyandıran Fransız müzisyen yazar Loulou Dedola, Cumhuriyet’e konuştu. Atatürk hassasiyetinin nasıl oluştuğundan Türkiye ve Türk milletine bakışına dair birçok konuda açıklamada bulunan Dedola, Batı’daki Türkiye algısına ve 21. yüzyılda Türkiye’nin rolüne dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Atatürk ve Kemalizm ile ilgili videonuz Türkiye’de yoğun bir ilgi gördü. İnsanlar sizi merak ediyor. Loulou Dedola kimdir? Öncelikle bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim Loulou Dedola. Fransa’da yaşıyorum. Birlikte Avrupa ve Afrika’da çok seyahat ettiğimiz RCO müzik grubunun lideri, yazarı ve bestecisiyim. Aynı zamanda roman yazarı, sinema ve çizgi roman senaryo yazarıyım. Özellikle de Musta Kemal Atatürk hakkında (üzerine) bir çizgi roman yazdım.

Atatürk hassasiyetiniz nasıl oluştu?

Atatürk için tutkum; tarihi ve özellikle de 20. yüzyıl tarihini incelemeye başlamamla oluştu. Bu kişiliği keşfettiğimde kendisinin bütün insancıl (hümanist) ve ilerici (progresist) felsefelerin kavuşma noktasında olduğunu anladım. Fakat beni Atatürk’ü keşfetmeye iten gerçekten kişisel bir çalışma oldu. Dolayısıyla Fransa’da yeterince Kemal Atatürk konusunu çalışmadığımızı düşünüyorum.

Söylemlerinizde bir siyasi lideri sevmekten ziyade onun fikir yapısına hâkim olduğunuz, ciddi bir fikirsel birikiminiz olduğu görülmekte. Öyle ki bu fikirsel derinlik, Türkiye’deki bir kesimde bile olması gereken seviyede değil. Bu bilinç sizde nasıl ve hangi yazar ve kitaplarla oluştu?

Çok geniş kapsamlı araştırmalar yaptım, özellikle Glénat Yayınları için “Türk Baba” isimli kitabımı yazarken. Mustafa Kemal Atatürk hakkında o zamana kadar çok okumuştum, fakat bu bir tarih kitabı değil. Bu neredeyse bir “azizlerin hayat öyküsü” kitabı. Bu yüzden çoğunlukla Kemal’i seven insanların sözlü ifadelerinden ilham aldım. Bu kitapta insanların neden Kemal’i sevdiklerini göstermek istedim.

Batı’nın önemli bir bölümünde sizin yaklaşımınızın aksine Türkiye, Türk ve Atatürk karşıtlığı görülmekte. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu konu hakkındaki düşüncelerimi şimdiye dek çok kez anlattım. Bence insanlar kötü niyetli vaizler tarafından taciz (istismar) ediliyor. Kemal, Türkiye’yi yok olmasına yönlendiren bir sistemle bağlantısını koparmak istedi. Diğerleri bu eski sisteme geri dönmek istiyor. Bu politik bir tartışma. Ancak bu uydurma bilgileri yayma hakkını vermez. Türkiye’nin medyadaki imajı iki devletin hükümetleri arasındaki ilişkinin niteliğine göre değişmektedir. Maalesef, çok büyük çapta sahte bilgiler dönemindeyiz. Ancak Fransızların Türkiye konusundaki endişeleri sakin ve iyi tartışılan bir anlatıma direnemiyor. Bu genellikle yaptığım şeydir. Her iki ülkenin halkını bir araya getirebilen çok fazla konu var. Kemal’in Fransızca konuşan birisi olduğunu da asla unutmayın.

Fransa’dan Türkiye’ye baktığınızda nasıl bir Türkiye portresi görüyorsunuz?

Öncelikle yinelemeliyim ki ben kendimi Kemalist olarak görüyorum. Kemalist olmaktan da gurur duyuyorum. Yaşam felsefemi Kemalizm düşüncesini canlandırmak üzerine kurdum. Fransa’dan baktığımda, 21. yüzyılı barış ve ilerlemeye doğru dönüştürmekte Türkiye’nin çok büyük bir rolü olduğunu hissediyorum. Tarihi ve coğrafi konumu nedeniyle Türkiye’nin oynayacağı rol çok büyük. İnsanlar, Kemalizmin temelini anladıklarında, bilinci ve bilgisi olan hiç kimse Kemal’e saldırmaz. Kemalizm evrensel bir değerdir. 21. yüzyılda yaşadığımız tüm sorunların çözümü Kemalizmde. Bundan yüzde yüz eminim.

Kısa sürede Türk insanı sizi çok sevdi. Onlara ne söylemek istersiniz?

Karşılıklı tanışmamız uzun zaman aldıysa da birbirimizi sevmek çok kısaydı. Size söz veriyorum, yakında aranızda olacağım. Her şey için çok teşekkürler ve yakında görüşmek üzere. Mustafa Kemal’in askerleriyiz! 

15 Kasım 2019 





Türk devriminin temel taşı : Laiklik ilkesi

İlker Başbuğ
26. Genelkurmay Başkanı

Türk devrimiyle Türk halkının aydınlatılması amaçlanmıştır. İnsanın geleceğine hâkim olabilmesi, “düşünce” sahibi olmasına bağlıdır. Düşünce sahibi olmanın yolu ise eğitimdir. Atatürk önce, eğitimin önemine şu sözleri ile değinmiştir: “İlmi rehber kabul edeceğiz.”



Türk devrimi bir “aydınlanma” devrimidir. Türk halkının aydınlatılması amaçlanmıştır. Modeli ve esin kaynağı ise 18. yüzyılda Avrupa’da başlatılmış olan aydınlanma hareketidir. Aydınlanmanın gerisinde, bilindiği gibi hümanizm hareketiyle, rönesans vardır. Hümanizm, insan zihnine özgürlük verilmesi şekliyle tanımlanabilir.

Türk devriminin modeli Batılılıktır. Ancak Atatürk Türkiye’nin tam olarak ne Doğu’ya ne de Batı’ya gönül bağlamasına karşıdır.

16-17 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı konuşmada bu konuya şöyle değinmiştir: “Bugün, bu dakikada dayanmaya değer ve güven verici olan siyaset yalnız kendi mevcudiyetimize dayanarak yürümektir. Ne Doğu’ya ne de Batı’ya gönül bağlamalıyız. Fakat bu demek değildir ki, yarın vuku bulacak gelişmeler karşısında herhangi bir kısma daha çok yaklaşmak mümkün değildir, uygun değildir.”

Türk devrimi felsefesinin temel taşı nedir?

Atatürk aslında bu sorunun cevabını da, 28 Aralık 1919’da Ankara’nın ileri gelenleriyle yaptığı konuşmada vermektedir: “Efendiler! Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddi ve fikir, düşünce gücüyle ilgili olmazsa, bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Milli hayatımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim şeklimiz buna çok güzel kanıttır...

Bugün bütün dünya milletleri yalnız bir hakimiyet tanırlar: Milli Hâkimiyet...

Teşkilatın diğer ayrıntılarına bakacak olursak  işe, köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani ‘kişiden’ başlıyoruz...

Kişiler düşünce sahibi olmadıkça, haklarını idrak etmiş bulunmadıkça kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere gönderebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin geleceğiyle kendisinin ilgilenmesi gerekir... Hepimiz bu devletin Müslüman ve Müslüman olmayan unsurları ‘aynı haklar ve yetkiyle’, aynı şekilde vatandaşıyız.”

EĞİTİM SİSTEMİNİN REHBERİ

Kişilerin geleceğiyle kendisinin ilgilenebilmesi, yani insanın geleceğine hâkim olabilmesi, her şeyden önce kişilerin “düşünce, fikir” sahibi olmasına bağlıdır. Düşünce sahibi olmanın yolu ise eğitimdir. Eğitim sisteminin “aklı” ve “bilimi” esas alması ile her şeyi sorgulayan, analiz ve sentez yapabilen düşünce sahibi bireyler yetiştirilebilir. İngiliz asıllı Amerikalı tarihçi Bernard Lewis, Türk devriminin temel taşını çok doğru şekilde tespit eden akademisyenlerden birisidir. Lewis’in görüşü şöyledir:

“Özgürlük bir devletin başka devletler karşısındaki yeriyle ilgili olduğu kadar, bireyin devlet içindeki yeriyle de ilgili bir kavramdır. Eğitim insanları özgürleştirir.”

Mustafa Kemal, yıllar önce aynı konuya, eğitimin önemine şu sözleri ile değinmiştir: “Milletin siyasi ve toplumsal hayatında, düşünce yapısında, her türlü dış etkiye karşı koyabilmesi için ilmi ve fenni bilimi rehber kabul edeceğiz.”
Mustafa Kemal’in 5 Ağustos 1922’de mekteplerde hangi genel konuların öğretilmesine ilişkin not defterine yazdığı düşünceleri de ilginç olduğu kadar, önemlidir de. “Mektep genç dimağlarda, insanlığa hürmeti, vatan ve millete sevgiyi, şeref ve bağımsızlığa bağlılığı ve bağımsızlık tehlikeye uğradığı zaman onu kurtarmak için uygulanması lazım gelen kurtuluş yollarını öğretir.”

Atatürk’ün 1922 yılında okullarda öğretilmesi gereken konuların başına “insanlığa hürmeti” koyması inanılmazdır. Onun büyüklüğünü net olarak ortaya koymaktadır. İnsanlığa hürmet, insan haklarına saygıyı, insanların geleceğine hâkim olmasına verilen öneme işaret etmektedir.

BİREYİN DÜŞÜNCE SAHİBİ OLMASI

Her devrim kendine özgü kurumsal örgütlenmeler ve kültür altyapılarını geliştirmiştir. 3 Mart 1924’teki Tevhidi Tedrisat Kanunu ile eğitime ve öğretime yeni bir yön verilmeye çalışıldığı ortadadır. Çünkü Türk devriminin oturması, gelişmesi ve korunması her şeyden önce “milli” ve “laik” bir eğitim ve öğretim sistemine bağlıdır.

Amaç; bireylerin düşünce sahibi olmasını ve kendi geleceğiyle ilgilenmesini sağlamaktır.

Bireylere bu hak tanınırken, kendilerine bazı sorumluluklar da yüklenmiştir. Bu sorumlulukların başında; vatan ve millet sevgisine sahip olmak, şerefli ve onurlu yaşamak ve ülkenin bağımsızlığı tehlikeye uğradığı zaman onu kurtarmak için mücadele etmek gelmektedir.

HEDEFE NASIL ULAŞILACAK?

Peki, Türk devrimi bu hedefe nasıl ulaşacaktır?

Atatürk, 5 Kasım 1925’te Ankara’da yaptığı konuşmada bu sorunun cevabını vermiştir:

“Millet bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyaçlardan ilham alan ve ihtiyacın değişmesi ve gelişmesiyle, devamlı olarak değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyevi bir idare zihniyetini hayat sebebi saymıştır.”

Atatürk, bu sözleriyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Laik devlet anlayışına işaret etmektedir. Laik devlet düzeni olmadan “kişilerin özgürlüğü, kendi geleceğine hâkim olabilmesi” yaşama geçirilemez.

Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet oluşu kolay olmamıştır. Uzun bir mücadele sonunda bu hedefe ulaşılmıştır.

10 Nisan 1928’de anayasadan “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini İslam’dır” maddesi kaldırılmıştır. 1937 yılında da anayasaya laiklik ilkesi eklenmiştir.

Laiklik ilkesi, Türk devriminin ana omurgasını oluşturmaktadır.

Laiklik ilkesinin siyasi, hukuki, felsefi ve sosyolojik tanımları, anlamları bulunmaktadır. Bu nedenle, laiklik ilkesine bir bütün olarak bakılmalıdır. Aksi takdirde, tutarlı ve doğru sonuçlara ulaşılamaz.

LAİKLİK İLKESİ NEDİR?

Siyasi anlamda laiklik, siyasi otoritenin aynı zamanda dini otorite olmasına son verilmesidir. 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılmasıyla bu husus tam olarak gerçekleştirilmiştir.

Siyasi anlamda laiklik aynı zamanda siyasi faaliyetlere dinin karıştırılmamasıdır.

Dinin ve din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin “siyasi” veya “kişisel çıkar” yahut “nüfus sağlama” amacıyla her ne olursa olsun istismar edilmesi ve kötüye kullanılması da laikliğe aykırı bir davranıştır. Maalesef Cumhuriyet’in her döneminde bu konuda sorun yaşanmıştır ve yaşanmaktadır.

AKLIN EGEMENLİĞİ

Hukuki anlamda laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bunun yanında devletin bütün din ve mezheplere karşı nötr ve eşit mesafede kalmasıdır. Felsefi anlamda laiklik ise her türlü inanca saygı yanında, “aklın egemenliğinin” kabul edilmesidir. Bu prensip milli eğitimin vazgeçilmez niteliğidir. 

Sosyolojik anlamda laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün korunmasıdır.

Türk milleti olarak, Atatürk’e çok şey borçluyuz. Böyle bir lidere sahip olduğumuz için ne kadar öğünsek azdır. Ama ona layık olabilmenin de hepimize düşen bir görev olduğunu unutmamalıyız.

Her şeyden önce Atatürk’ü doğru şekilde anlamaya çalışmalıyız.

UNESCO Genel Konferansı 27 Kasım 1978 günü bir karar almıştır. Bu kararda bakınız Atatürk şöyle tanımlanmıştır:

“UNESCO’nun ilgilendiği tüm alanlarda olağan-üstü bir devrimci olduğunu göz önünde tutarak... Özellikle, sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşlardan birinin ilk lideri olduğunu kabul ederek... Dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için bir örnek oluşturduğunu... Tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din veya ırk ayrımı gözetmeden bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını hatırlayarak... Eylemleri her zaman barış, uluslararası anlayış ve ‘insan haklarına saygı’ yönünde gerçekleşen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk.”

Düşünülmesi ve sorgulanması gereken diğer önemli nokta ise şöyledir:

Atatürk’ün Türk devrimini hangi zorluklara karşı inanılmaz bir mücadele ile gerçekleştirdiğini, Türk devriminin temel taşını, bireylerin hak ve sorumluluklarını, Türk devriminin ana omurgasını ise laiklik ilkesinin oluşturduğunu, her şeyin “milli” ve “laik” bir eğitim sistemine bağlı olduğunu bizler tam olarak anlayabildik mi? Bunların önemini ve vazgeçilmezliğini yeterli şekilde anlamadan, Türk Devrimi’ni bilinçli olarak korumak ve savunmak zordur. 

10 Kasım 2019

- BİTTİ – 





Atatürk’ün mucizesi : Türk Devrimi

İlker Başbuğ
26. Genelkurmay Başkanı

3 Mart 1924’te Devrim ve Laiklik Yasaları’nın en önemli halkası Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. Yasa teklifinin gerekçesinde şunlar yazılmıştı: “Bir ulusun bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise düşünce ve duygu birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.” Görüldüğü gibi, Atatürk’ün gerçekleştirdiği mucizenin ismi, Türk ihtilali / Türk inkılabıdır. Türk devrimidir.


İhtilal sözcük olarak siyasal iktidarın kaynağının değiştirilmesi anlamına gelmektedir. İnkılap ise sadece siyasal iktidar değişikliği ile sınırlandırılamaz. Toplumsal, ekonomik, sosyal ve hukuksal sonuçları da vardır. Devrim, Türkçe’deki özleştirme akımının ürettiği terimlerinden birisidir. Devrim, günümüzde hem ihtilal hem de inkılap karşılığında kullanılmaktadır.

Atatürk ise haklı olarak konuşmalarında inkılap sözcüğünü kullanmıştır.

HIZLI VE KAPSAMLI DEĞİŞİM


5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi (Hukuk Fakültesi) açılışında yaptığı konuşmada, Türk inkılabını / Türk devrimini şöyle tanımlamıştır:

“Türk inkılabı nedir? Bu inkılap kelimesinin ilk anda ima ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha geniş bir dönüşümü ifade etmektedir. Bugünkü devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden en olgun tarz olmuştur. Milletin, mevcudiyetini devam ettirmek için fertleri arasında düşündüğü müşterek bağ, yani millet, dini ve mezhebi irtibat yerine, Türk milleti bağıyla fertleri toplamıştır. Millet, bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyaçlardan ilham alan ve ihtiyacın değişmesi ve gelişmesiyle, devamlı olarak değişmesi ve gelişmesi esas olan ‘dünyevi bir idare zihniyeti’ni hayat sebebi saymıştır.”

Atatürk’ün gerçekleştirdiği bu mucizenin ismi, Türk devrimidir.

Türk devrimi, Türkiye’nin siyasal, toplumsal, ekonomik ve hukuksal yapısında “hızlı” ve “kapsamlı” bir değişimi adeta mucize şeklinde gerçekleştiren bir hareket olarak karşımıza çıkmaktadır.

İKİLİ BİR YAPI


Bu devrim ile Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan siyasal, toplumsal, ekonomik ve hukuksal yapı, kapsamlı ve hızlı bir şekilde bir değişime tabi tutulmuştur.

Türk devrimini daha iyi anlayabilmek için ilk önce Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısını bir kere daha hatırlamak uygun olacaktır:
  • Osmanlı İmparatorluğu bir “monarşi”dir. Ülkenin siyasal meşruiyet kaynağı hanedandır.
  •  Toplum, yani halk (tebaa) padişaha ve onun gücünü temsil eden kişilere şahsi bağlarla bağlıdır.
  • Meşruiyeti temsil eden hükümdar, hem kamu düzeninin hem de dinin önderidir.
  • İslam dini birleştirici temel unsurdur. Dolayısıyla İslamiyet, yalnız bir din olarak değil, sosyal bir kimlik aracı olarak çalışmaktadır. Bunun sonucu ise ortaya bir “ümmet” yapısının çıkmasıdır. Ümmet yapısında İslam dini Müslümanları birbirine bağlayan temel bağdır.
  • Osmanlı’da hukukta ve eğitimde ikili bir yapı bulunmaktadır. 

Hukukta, Mecelle örneğinde olduğu gibi “şeriat” ve “örfi hukuk” bir araya getirilmeye çalışılmıştır. Örfi hukuk, padişahlar tarafından ortaya konulan hukuki düzenlemelerdir.

Eğitimde ise medrese eğitiminin yanında çağdaş eğitim veren okulların II. Mahmut döneminden beri açılmaya başlandığı görülmektedir. Bunun sonucu ise “iki türlü eğitim” ile ülkede “iki türlü insan” yetiştirilmesi olmuştur.


ÇAĞDAŞ DEVLETLER KURUMLARIYLA VARDIR


Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim iki safhaya ayrılabilir: İhtilal ve inkılap safhaları. İhtilal safhası, Mustafa Kemal Paşa’nın 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişi ile başlamıştır. İhtilal safhasının doruğa ulaştığı tarih ise 1 Kasım 1922’dir.

1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile saltanat hilafetten ayrılmış ve saltanat kaldırılmıştır. Bu o kadar da kolay olmamıştır.

Bunun nedenlerinden birisini Rauf Bey, Mustafa Kemal’e şöyle ifade etmiştir.

“Genel görüşüme göre, bizde genel vaziyeti tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir.”

KÖKTEN DEĞİŞTİRMİŞTİR


Padişah “baba”dır. Baba, koruyucu, ihtiyaçları karşılayan, doğruları bilen ve yönlendiren, gerektiği zaman da çocuklarını cezalandıran bir figürdür. Binlerce yıl bu kültür altında yetişen ve yaşayan bir topluma bu devrimi kabul ettirebilmek pek kolay olmayacaktır. Bunları savunan fikirlere ve faaliyetlere karşı yıllarca mücadele edilmesi gerekecektir.

Atatürk, 1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gerçekleştirdiği ihtilal ile siyasal iktidarın kaynağını kökten değiştirmiştir. Hâkimiyet monarşiden, padişahtan alınarak halka verilmiştir. Bunun doğal neticesi ise “ümmet” yapısından “millet” yapısına geçilmiş olmasıdır.

1 Kasım 1922’de Osmanlı İmparatorluğu dönemi tamamlanmıştır. Ortaya yeni bir devlet çıkmıştır. O devletin adı ise Türk devletidir. Cumhuriyetin kurulması için ise Lozan Barış Konferansı’nın sonuçlanması beklenmiştir.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile artık inkılap safhası başlamıştır. 

İnkılap safhasının dönüm noktasını, en önemli olayını ise 3 Mart 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Devrim Yasaları”nın kabul edilmesi oluşturmaktadır.

SALTANAT TARAFTARLARI


Hilafetin devam etmesi, Meclis’te saltanat taraftarlarını o an için tatmin ediyordu. Saltanat taraftarları zaman gelince, hilafet şekli altında hükümdar idaresi geri gelir diye ümitlerini koruyorlardı.

1 Mart 1924’te, Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in yeni çalışma yılı açılış konuşmasında yaptığı konuşmada; İslam dininin, dindarlığının yüzyıllardan beri uygulandığı biçimiyle bir siyaset aracı olma durumundan kurtarılarak yüceltilmesi zamanının geldiğini söyledi.

Bu, hilafetin kaldırılması demekti.

Devrim Yasaları kapsamında, Şeriye ve Evkaf (Vakıflar) Vekâleti de kaldırıldı. Yeni düzenlemeyle “Diyanet İşleri Başkanlığı” kuruldu. Başkanlık, sadece “itikat” ve “ibadet” ile dini müesseselerin yönetilmesinden sorumlu kılındı. Diyanet İşleri Başkanı’na hiçbir ruhani nitelik ve yetki verilmedi.

Diğer değişiklik ile de Genelkurmay vekâletten başkanlığa dönüştürüldü. Aslında bir şekilde Genelkurmay’a özerk bir yapı verildi. Meclis ile ordu arasındaki ilişkilerin yürütülmesi görevi Milli Müdafaa Vekâleti’ne bırakıldı.

TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU


3 Mart 1924’te Devrim ve Laiklik Yasaları’nın en önemli halkasını ise Tevhidi Tedrisat Kanunu oluşturdu. Kanun teklifinin gerekçesinde şunlar yazılmıştı:

“Bir ulusun bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise düşünce ve duygu birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.”

Görüldüğü gibi, Atatürk’ün gerçekleştirdiği mucizenin ismi, Türk ihtilâli / Türk inkılabıdır. Türk devrimidir.

Anadolu İhtilali’nin dönüm ve doruk noktası 1 Kasım 1922, Türk inkılabının dönüm ve doruk noktası ise 3 Mart 1924’tür.

Burada önemli olan; hem Anadolu İhtilali’nin hem de Türk inkılabının en önemli doruk noktalarının, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararlarla oluşmuş olmasıdır. Bu nokta iyi anlaşılmalıdır.

KURUMSALLAŞMA!


Türk devriminde saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile 3 Mart 1924’te çıkartılan Devrim ve Laiklik Yasaları kadar diğer önemli olan bir husus da “kurumsallaşma”dır. Atatürk’e göre Cumhuriyet yeniden kurumsallaşmadır.

Atatürk, 9 Haziran 1933’te yaptığı konuşmada kurumsallaşmanın önemini şöyle ifade etmiştir:

“Türk devrimi, Türk milletini son asırlarda geri bırakmış kurumları yıkarak yerine, milletin en yüksek medeni icaplarına göre ilerlemesini temin edecek olan yeni kurumları kurmuştur.”

Kurumsallaşma, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve ekonomik bir birimin varlığını “bir kişiye” bağlı olmadan sürdürebilmesini ve gelişmesini sağlayan kalıcı bir yapı oluşturulmasını hedeflemelidir.

Çağdaş devletler kurumlarıyla varlığını devam ettirirler.

Sonuç olarak neden ve sonuç ilişkileri çerçevesinde; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1 Kasım 1922, 3 Mart 1924’te alınan devrimsel kararların ve “kurumsallaşma”nın önemi ve sonuçları iyi anlaşılmadan, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk devriminin yeterli seviyede anlaşılması zordur.

09 Kasım 2019








IŞİD'in yeni lideri hakkında neler biliniyor?

Mina Al-Lami 
BBC İzleme  Servisi

Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) 31 Ekim'de yeni "halifesi" olarak ilan ettiği yeni lideri Ebu İbrahim el Haşimi el Kureyşi hakkında çok az bilgi var. 

IŞİD'in rakibi cihatçı örgütler yeni lideri tanımlamak ve hor görmek için "bilinmeyen" ve "anonim" ifadelerini kullanıyor, IŞİD taraftarlarına kimliği ve geçmişi bilinmeyen birine bağlılıklarını ilan etmemeleri çağrısı yapıyorlar. 

Yeni liderin kod adındaki "El Haşimi el Kureyşi" isimleri, Muhammed Peygamber'in soyundan geldiği iddiasına işaret ediyor. 

Bölgedeki pek çok kişi böyle bir bağın varlığını iddia etse de, isim kendi başına yeni liderin milliyetini anlamak için yeterli değil. 

IŞİD'in son lideri Ebu Bekir'in adındaki "El Bağdadi" ismi, Iraklı olduğunu açık ediyordu.

Her şeye rağmen IŞİD destekçileri, ki bunlara örgütün önde gelen medya oluşumları da dahil, Ebu İbrahim el Haşimi el Kureyşi'ye bağlılıklarını ilan etmek için birbirleriyle yarıştı;, ona "halifeleri" olarak itaat etme ve cihatçı örgüt adına savaşma sözü verdi. 

Pek çoğu, mesajlaşma uygulaması Telegram'da profil fotoğrafını, bağlılık sözü veren cümlelerin yer aldığı ortak bir fotoğraf ile değiştirdi.


Benzer bir şekilde, IŞİD'in yeni sözcüsü Ebu Hamza El Kureyşi'nin kimliği hakkında da çok az bilgi var. Yeni sözcünün "El Muhacir" olarak tanımlanması, yaşadığı ülkede göçmen olduğunu gösteriyor. 

Ebu Hamza, Bağdadi'nin ölümünden bir gün sonra Suriye'de gerçekleştirilen ABD-Kürt ortak operasyonunda öldürülen IŞİD Sözcüsü Ebu Hasan el Muhacir'in yerine geçti. 

IŞİD, ölümünden sonra ilk kez 31 Ekim'de yayımladığı açıklamasında, Suudi olduğunu doğruladı. 

El Haşimi el Kureyşi kod adının halk arasında bilinmiyor olması gerçeği, IŞİD'in yeni liderinin kıdemli bir cihatçı olduğu iddiasıyla birleştiğinde, normalde farklı bir kod adı kullanan ve zaten bilinen bir grup üyesi olduğu, ancak güvenlik nedeniyle kimliğinin saklı kalması için isminin değiştirildiği fikrini akıllara getiriyor. 

Fakat, gerçek kimliğinin saklanması, grubun amacına ve taraftarlarının desteğini koruma ve yeni üyeler toplama kabiliyetine olumsuz etkide bulunabilir. Bu da IŞİD'in yeni liderlerinin kimliği ile ilgili daha fazla bilgi paylaşmasına yol açabilir. 

IŞİD, Bağdadi'nin halefinin ismini nispeten hızlı, ABD öldüğünü duyurduktan 5 gün sonra açıkladı. IŞİD'in eski lideri Ebu Ömer el Bağdadi Nisan 2010'da öldürüldüğünde, örgütün öldüğünü doğrulaması bir hafta, halefini ilan etmesi ise bir ay almıştı. 

Yayımlanan yeni açıklamada, yeni sözcü IŞİD içinde danışmanlık hizmeti veren "Şura Konseyi"nin IŞİD'in birliğini korumak için "yeni lider atama sürecini hızlandırdığını" söyledi. Bu da IŞİD'in, yeni liderini belirlememesi halinde örgütte çatlaklar oluşmasından korktuğunun açık bir göstergesi. 

IŞİD açıklamasında ne dedi? 


Yeni liderin kod adındaki son iki isim, "El Haşimi el Kureyşi", söz konusu kişinin Muhammed Peygamber ile aynı sülaleden (Haşim) ve aynı kabileden (Kureyş) geldiğinin altını çiziyor, ki bu bazı İslami yorumlarda halifelik pozisyonu için ön şart olarak gösteriliyor. 

Selefi Ebu Ömer el Bağdadi'nin olduğu gibi, IŞİD'in son lideri Ebu Bekir el Bağdadi'nin de Kureyş kabilesinden geldiği öne sürülüyordu. 

Yeni sözcü tarafından okunan son sesli mesajda, IŞİD'in üyelerine ve sempatizanlarına yeni lidere bağlılıklarını ilan etmeleri çağrısında bulunuluyor. Bilmedikleri birine itaat etmeleri isteniyor. Mesaj, Kureyşi'nin vasıfları konusunda güven verilmesiyle devam ediyor. 

Mesajda ilan edilen yeni lider, Arapça olarak "El Şeyh el Mücahid el Alim el Amil" olarak tanımlanıyor, bu da hem bir "ilim insanı" olduğu hem de "mücahid" bir savaşçı olduğu anlamını taşıyor. 

Aynı mesajda Kıdemli bir cihatçı olduğu kaydediliyor, "en önemli kişilerinden biri" deniyor, Amerikalılarla savaşmada özellikle tecrübeli olduğu belirtiliyor ki bunun da Irak'ta olması muhtemel. Cihat konusunda çalışan "ilim insanlarından biri" olduğu da iddia ediliyor. 

Sözcü, Amerikalılara hitaben "ABD'nin Ebu Bekir günlerini arayacağı" uyarısında bulunuyor. 

Cihatçılar ne dedi? 


IŞİD'in ne destekçileri ne de rakipleri Kureyşi'nin kimliği hakkında bir spekülasyonda bulundu. 

IŞİD taraftarları alışılageldik şekilde gözü kapalı olarak örgüte bağlılıklarını ve yaygın ve açık bir şekilde yeni lidere itaatlerini ilan ettiler. Yeni "halife"nin kimliğini ya da vasıflarını sorguladıkları gözlenmedi. 

Öte yandan, IŞİD'i eleştiren cihatçılar, ki çoğunluğu IŞİD'in cihatçı rakibi Heyet Tahrir el Şam'ı (HTŞ) destekliyor, yeni "anonim" lideri alaya aldılar. 

HTŞ'nin üyesi olduğunu iddia eden yılmaz destekçisi El İdrisi, Telegram'da alaycı bir üslupla şu mesajı paylaştı:

"Hayali bir şura (danışma) konseyi, bilinmeyen bir 'halifeyi' Telegram ve Twitter'daki anonim hesapları üzerinden yönetmesi için atarken, sözcüleri ise belki New York'ta ya da Abu Dabi'de oturup, safların akıllarını idare ediyor." 

IŞİD'i eleştiren başka bir cihatçı olan Faris Najd, "Bilinmeyen bir sözcü, bilinmeyen bir kişinin yeni 'halife' ilan edildiğini duyurdu" mesajını attı. 

Üst düzey HTŞ yetkilisi Ebu Maria el Kahtani, Telegram'da uzun bir paylaşımla "cahil" IŞİD taraftarlarının "körü körüne" IŞİD'in yeni liderine bağlılıklarını ilan etmedeki aceleciliklerini eleştirdi, bu duruma "biat takıntısı" ismini verdi. 

Başka bir üst düzey HTŞ taraftarı olan El Dahabi, alaycı bir şekilde "Anlaşılan Daeş'e (IŞİD'i aşağılayan hitap biçimi) katılan herkes, soyu Muhammed Peygamber'e giden bir Kureyşi" dedi.

Analistler ne dedi? 


Cihatçılar gibi uzmanlar ve gözlemciler de bunun üzerine kafa yoruyor, yeni liderin kimliğini bulmaya çalışıyor. Bazıları belirli isimler ortaya atsa da, spekülasyonlar yapılıyor. 

Ancak çoğunluk, IŞİD'in önceki liderleri ve merkezi yöneticileri gibi yeni liderinin de Iraklı olması ihtimalinin yüksek olduğu fikrini taşıyor. Sadece IŞİD'in selefi olan, El Kaide'nin Irak kolunun lideri Ebu Musab el Zerkavi Ürdünlüydü. 

Pek çok basın kuruluşu ve analist, El Kureyşi'nin, Bağdadi'nin Ağustos ayından beri yardımcılığını yaptığı konuşulan Iraklı Türkmen IŞİD yetkilisi Abdullah Kardaş'ın kod adı olabileceğini iddia etti. 

Ürdünlü cihat uzmanı Hasan Ebu Haniye, ABD merkezli Arapça Kanalı El Hurra'ya, El Kureyşi ve Kardaş'ın (Ebu Ömer el Türkmeni ismiyle de biliniyor) aynı kişi olduğunu tahmin ettiğini açıkladı ve Bağdadi'nin yardımcısı olarak atandığını belirtti. 

Ebu Haniye, Kardaş'ın IŞİD'in güvenlik bölümünü yönettiğini, bunun da "IŞİD içerisindeki en önemli kol" olduğunu söyledi. 


İngiliz tabloid gazetesi The Sun da benzer bir iddiayı gündeme getirdi. 

Ağustos ayında IŞİD'e atfedilen sahte bir açıklamada, Bağdadi'nin Kardaş'ı halefi ilan ettiği iddia edilmişti. Yine de pek çok uzman, Kardaş'ın Bağdadi'nin yerine geçmesinin beklendiğini söylemeye devam etti ve sahte açıklamanın IŞİD'in liderlik makamına ışık tuttuğunu kaydetti. 

"Hacı Abdullah" da ismi geçenler arasındaydı, bazı uzmanlar bu ismin Kardaş'ın kod adlarından biri olduğunu öne sürdü. 

El Arabiya televizyonunda 27 Ekim'de yayınlanan bir röportajda, Bağdadi'nin hapisteki akrabası ve kuryesi, sadece "Hacı Abdullah" isimli kişinin Bağdadi'nin yardımcısı olduğunu öne sürdü. Hacı Abdullah, ABD'nin Ağustos ayında yayımladığı arananlar listesindeki bir IŞİD yetkilisinin kod adlarından biriydi. Ancak Hacı Abdullah ve Kardaş'ın aynı kişi olup olmadığı belirsiz. 

Öte yandan, El Hurra'da yer alan Iraklı cihad uzmanı Hişam El Haşimi, yeni liderin IŞİD'in "Şura Konseyi"nde görev yapmış olmasının, örgüt için çalışan bir şeriat yargıcı olmasının ve dini yargı ve yasama kurumlarında görev yapmış olmasının muhtemel olduğunu söyledi. 

Milliyeti ile ilgili, genel iddialara ters düşecek şekilde, El Haşimi yeni liderin Iraklı değil, Tunuslu, Mısırlı ya da Ürdünlü olabileceğini öne sürdü. 

IŞİD'in yeni "halife"sinin zengin bir cihat geçmişi olduğu iddiası göz önüne alındığında, gerçek kimliği hakkında daha fazla bilginin, örgüt tarafından olmasa da cihatçı rakipleri ya da yetkililer tarafından gelecek günlerde gün yüzüne çıkarılması mümkün.

2 Kasım 2019